21 Eylül 2011 Çarşamba

son

sen ve ben; muhakkak, olacak iş değildi. sen ve ben; 'biz'in ya tutarsa ihtimalinin binde biriydi. sen ve ben; benim kulak tıkamalarımdan ibaretti. sen ve ben; şüphesiz hüsnü kuruntularımın en kuvvetlisiydi. sen ve ben; gerçeğe teğet bile geçemedi.

sana en son ne zaman 'canımıniçi' demiştim? çok mu geride kaldı? oysa ne içten söylemiştim.

o gece beraber uyumuştuk? hatta bu bankta beraber oturmuştuk? başımı omzuna koymuştum? yanlış mı hatırlıyorum?
burası benim en sevdiğim sokak. beraber de geçmiştik? hani elimi tutmuştun? uyduruyor muyum?
isteyince çok güzel konuşuyordun. konuşmak değildi onun adı, içimi okşuyordun. gaipten değildi o sesler, yanılıyor muyum?
benimle yaşadıklarını hatırlamıyorsun, mikroskobik bir hatıra bile değilim yakın geçmişinde. rüyanda görsen, yüzümü çıkaramazsın. belki bir yanılsamayım. çok mu abarttım? evet, bir hiç olabilirim sadece.
sen kelimelerle cümle kurmuyorsun, sen kelimelerle cinayet işliyorsun. adam öldürüyorsun. anıları öldürüyorsun. yavaş yavaş, acı çektire çektire.

hissettiğim bambaşkaydı, söylemiş miydim? ahh tabi ki söylemiştim. her fırsatta söylemiştim.
başka her fırsatta söyleyen olmuş muydu? aslında karşılık bekleyen ama hiçbir şey yapmamana da razı olan birini tanımış mıydın? peki daha önce de hiçbir şey yapmamak yerine, can yakmayı tercih etmiş miydin? daha önce de beş gün düşünüp iki kelime ikram etmiş miydin? asıl en önemlisi, daha önce de başka birine bu kadar güzel kokmuş muydun?
sen hep sevilen olursun değil mi? ben zaten kurallarına karışmadım, çok fazla çok büyük sevdim seni. 

tırtıllar nasıl ölür biliyor musun? sandığın gibi öyle beşeri falan değil, o bir tırtılı basite indirgemek olur. bir tırtıl sadece yalnız kaldığı zaman ölür. bir tırtıl sadece bir diğer tırtıl onun elini bıraktığı zaman ölür. aslına bakarsan tırtıllar kelebek olmaya hep baş kaldırmışlardır zaten. tırtıl olarak ölüp, sonsuza kadar tırtıl kalmayı yeğlemişlerdir. tırtıl olmak hakikaten zor zanaattır.

velhasıl-ı kelâm bu tırtıl çok önce öleceğini anladı. ve kırılmış kalbini bana bırakarak tarafımdan son yolculuğuna uğurlandı. 

16 Eylül 2011 Cuma

söyleyeyim dedim

katlanılması zor bir insan olmanın güzel bir yanı var. etrafında daim bulunan insanların sana olan sevgisinden gerçekten eminsin. sana rağmen seninle birlikteler yani. bu cümleyi böyle düzgün bir şekilde değil de (belki hala düzgün değildir.) çat pat bir şekilde dile getirdim ve yanımdakilere de mantıklı geldi.
 'yo hayır değilsin.' gibisinden bir cevap umduğumdan değil. kaldı ki bu yazıyı okuma ihtimali olan insanların da bana 'yo hayır değilsin.' demeyeceğinden eminim. (burada gülen surat var.) yazıya niye böyle başladım bilmiyorum. ama 'nasıl başlasam bilemiyorum.' dan iyidir diye düşünüyorum?

bugün hayatıma girmesiyle çıkması tez olan bir arkadaşımla ufaktan bir veda konuşması yaptık. 'beni unutma emi?' dedim. tereddüt etmeden 'asla' dedi. unutmayacağına inanmadım aslında ama 'asla' demesindeki saflığa ve temizliğe inandım okurken. geçmişimiz (!) film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. kısa zamanda yanımda yer edinmesi, güvenimi kazanması, yeni ortamdaki karmaşıklıktan arkadaş olma çabasından beni kurtarması, beşyüzes maceraları, öylebirgeçerzamanki izleme seansları... (bir erkek neden büyük bir ciddiyetle öylebirgeçerzamanki izler ki?) ben bunları düşünüp gülümserken bir mesaj daha geldi. 'keşke böyle olmasaydı.' dedi. 'dün dünle beraber gitti cancağızım.' diye cevap verdim ama aslen ben de 'keşke' dedim içimden. kısa çaplı bu hüznümü de bilin istedim.

13 Eylül 2011 Salı

sevi


ben çok seviyorum sevince. o insanın hayatımdaki konumu umrumda olmuyor, siz ister ona anne deyin, ister abi, ister sevgili, ister yoldan geçen biri. ilgilenmiyorum. ben sevdiğim insanı kalıplardan kurtarıyorum. ben seviyorsam hakkını vererek seviyorumdur, acı çekiyorsam hakkını vererek çekiyorumdur. yoğun yoğun yaşıyorumdur. ben sevdiğim insanı 'keşke onu doğuran ben olsaydım.' diyebilecek kadar çok seviyorumdur. bölmeyin sevgiyi, parçalamayın sevgiyi. yazık etmeyin ona emi?

"aşktır aralarındaki. zamanın, mekânın ve cinsiyetin sınırlarını çoktan aşmış, bu aşkınlıkla
âşkın kaynağına dayanmış, küstah nazarlarca kavranması mümkün olmayan bir âşk.
anlamayanlar da anlayışsızlıklarında mazur, nereden anlasınlar ki?"

5 Eylül 2011 Pazartesi

meyyal-i inhidâm

gün batımı. balkondayız, manzaraya gerek yok. benim manzaram sensin. bağdaş kurmuşum ben, sen bacaklarını uzatmışsın. üzerinde siyah bir tişört, siyah sana çok yakışıyor. ve beyaz da ve mavi de ve kırmızı da.. ama siyah bir başka. 
uzaklara bakıyoruz, halbuki uzaklarda binadan başka bir şey yok. ama biz o binaları görmüyoruz tabiki görmek istediğimizle meşgulüz. yüzünde hafif bir tebessüm var, her zamankinden farklı değil. dudağının sağ kısmı biraz daha yukarıda, sanki gamzene işaret ediyor kıvrımı. birer sigara yakıyoruz, hala bırakamamış olmanın mahçupluğuyla. dumanı içimize çekerken umut, dışarı üflerken öfke doluyoruz. ama anlayışlı bir öfke, farklı bir öfke işte. 'neyse ki yanımda sen varsın.'ın türevleyebildiği bir öfke.

uzun uzun konuşuyoruz, sonra uzun uzun susuyoruz. diyalog değil, monolog bunlar. seninle konuşurken kendimi unutuyorum. seninle konuşurken kendimi buluyorum. sende en çok neyi seviyorum biliyor musun? farkındalığı. ikimiz de farkındayız, varoluşun saçmalığının. anlamsızlığının. dayanılmazlığının. beraber büyüdüğümüzden belki de, birbirimizi kandıramıyoruz. birbirimizi mutlu olmaya zorlamıyoruz. dayatmıyoruz. hüznüm sana akıyor, sıkıca kavradığım elinden. kızmıyorsun asla, şikayet etmiyorsun. 'hüzün sana yakışıyor.' diyorsun, 'en az gülmek kadar.'

konudan konuya atlıyoruz, 'bence marx, marksist değildi.' diyorum, 'isa da hristiyan değildi ona bakarsan.' diye cevaplıyorsun. saatler süren konuşmalarımızı, susuşlarımızı bir süre sonra noktalıyoruz. yorulduğumuzdan değil, konuşma sırası tenlerimize geldiğinden sadece. beni alıp dizlerine yatıyorsun, saçlarımı seviyorsun. saçlarımdaki beyazların artık siyahlardan fazla olduğunu fark ediyorsun. gülümsüyorsun. 'üşümüşsün, içeri girelim.' diyorsun. koynunda uyuyorum bütün gece. uyumak, yanındayken basit ve huzur verici bir eyleme dönüşüyor her seferinde.

hava aydınlanıyor yavaş yavaş. o hiç sevmediğimiz ayrılış anları geliyor, o kaçınılmaz sabahlar. yüzüm asılıyor, anlıyorsun hemen, dudaklarıma bir öpücük konduruyorsun. bir şeyciğim kalmıyor.
geç kaldığımı fark ediyorum. ardından çıkıyorum evden, okulun yolunu tutuyorum. bir günümüzün daha anı olmasının burukluğu var içimde. dalgın dalgın yürüyorum. -annen değilim, eşin değilim, kız kardeşin değilim. evet hiçbiri değilim, ama senin hayatının kadını benim. biliyorum.-  tüm bunları düşünürken bir kız çocuğunun sesiyle kendime geliyorum.

4 Eylül 2011 Pazar

pupa

bu bir paradoks olacak belki ama benim artık yazacak bir şeyim kalmadı.yazabilen insanın umudu vardır. yazabilen insan hala biraz mutludur, buna inanabilirsin.

'-yapma!
-sana ne oldu? sensiz yaşayamam.
-yaşarsın. herkes herkessiz yaşayabilir. birbirimizi boşluğa sürüklüyoruz, öldürüyoruz.
-birlikte ölelim!
-ne farkı var. istersen bahçeye bir çukur kazıp, ikimizi gömsünler.
-gömsünler, isterim.
-gömmesinler. gel otur, getirdiğin konyaktan içelim. sevdiğin kenti anlat...'

tezer özlü ne güzel kadın. beni yanına almasını istiyorum. ve seni ne denli seviyorum. seni yürekten seviyorum.

3 Eylül 2011 Cumartesi

hayalet


-seni seviyorum. bunun nesi garip? kulaklarımı sıkıca kapadığımdan emin olabilirsin. tabii ki içten içe senden dünyamı değiştirmeni bekliyorum. bu isteği bastırabilirim sorun değil, ama sana olan sevgimi bastıramam. bütün mesele bundan ibaret. 

sevginin çeşidi olmaz, gerçekten olmaz. -benim olan her şey senin, her şey. her şeyden çok, benim olan tek şey ben olduğumdan büyük bir kabullenişle seninim. senden sakladığım hiçbir şey yok, senin dışında.-

bazen bilmek istiyorum, bütün gereksiz şeyleri. belki bütün savaşları, belki bütün tıp terimlerini ya da ne bileyim sürüngen çeşitlerini. bazense her şeyi unutmak istiyorum, dünyanın hem güneşin etrafında hem kendi etrafında döndüğünü, bir günün yirmidört saat olduğunu, isim tamlamalarının çeşitlerini.  -beni seninle kimsenin olmadığı ıssız bir yere koymasınlar. beni milyonlarca insanın arasına bıraksınlar, ben seni arayıp bulayım. ben yine de sana koşayım.-

belki söylediklerim mantık dışı, ama beni neyle yargılayacaksınız? birazdan sabah ezanı okunur, birazdan gözlerimden yaşlar dökülür. her gece ölüyorum, her sabah diriliyorum. gün içinde de ölmelerim olmuyor değil. ama beni ne ile yargılayacaksınız?

ona dokunuyorum diye mi kızıyorsunuz? sarılıyorum diye mi, okşuyorum diye mi? aramızdaki fark bu, siz baktığınızda iki kişi görüyorsunuz, oysa ben ona baktığımda kendimi görüyorum.  -kendimi senden ayırt edemiyorum.-

-seni seviyorum ve sevginin çeşidi yok. sahiden yok. peki ya sen beni ne ile yargılayacaksın?-

"öylesi dostluklar vardır. o dostla konuşmak, o dostla yolda yürümek, bir lokantada yemek yemek, o dostla yatmak. o dosttan gizlenecek, o dosttan saklanacak, o dostla paylaşılmayacak hiçbir olgu yoktur. ne bir cinsel boşalma, ne de cinsel organ. hayalet bu dostlardandır."