24 Ağustos 2011 Çarşamba
ürperti
dertleşmeye insan bulamadım, derince bir iç çektim.
odamın camını açtım, karşımda istanbul silüetini görebilsem bir nebze rahatlardım.
aradım bulamadım. o da kaybolmuş bu gece.
insan dediğin hep yalnız değil mi?
karanlığa doğru çakmağımı çaktım.
benim sadık yârim de sigaramın ateşi oluversin bundan böyle.
gözlerini kapama
sana ihtiyacım var.
15 Ağustos 2011 Pazartesi
bir saniye
anlatırım ama bana karışmamalısın. neyse ki yazdıklarımı üzerine almayacak kadar aptalsın.
ilk gördüğümde sıradanın ötesine geçemeyen yüzün, artık bana insanüstü bir güzellikte görünüyor. gözlerin mesela, ya da dudakların, ya da tek birine odaklandığım gamzen mesela. biblo gibi resmen. seni alıp götürüp televizyonun üstüne koyasım var. sıkıldıkça bakarım, ne var? neyse işte.
çok sevmek tuhaf bir şey. ben yakın geçmiş zamana kadar bu evredeydim tam da. 'çok sevmek'. öyle ki ağzından çıkacak tek bir sözcük yetip artardı beni dağıtmaya.
insanın içine ağır geliyor 'çok sevmek', kasıyorsun kasıyorsun da bir yerden sonra taşıyamıyorsun. bırakıyorsun kendini, içten bir 'amaaan' diyorsun. sonra o sevgi ellerine, gözlerine, sözcüklerine yansıyor. dokunmak istiyorsun, görmek istiyorsun. böyle alıp yüreğinin taa içine sokmak istiyorsun. beş duyu organının da sınırlarını zorluyorsun, ille de sevgimi anlatacağım diye yanıp tutuşuyorsun. mantığın gerçekleri gözüne gözüne sokuyor, ama bir bakıyorsun ki kör olmuşsun. içinden bir ses sana 'yüzsüzsün kızım!' diye bağırıyor ama sen çoktan sağır olmuşsun. öyle işte.
şimdi bakıyorum, bugün yani, öyle oturduğum yerden. geçmiş o 'çok sevmek' evresi benden.
artık gözlerinde sıcaklık göremesem de olur. artık elini sıkıca tutan elimi sıkıca kavramasan da olur. gerçekten incinmelerimi trip yerine koyup geçsen de olur. hatta bak mesela yanımda başkalarına sarılıp bana sade 'naber' desen de olur. üzülmem, takılmam, aldırış etmem. ben sana seni sevdiğimi söyleyeyim, sen teşekkür et sonra. kırılmam, alınmam, hiç üstünde durmam inan daha da.
kim nasıl tanımlar bilmiyorum. ama ben bunun adına sözlüğümde ne dendiğini çok iyi biliyorum. böyle sabun köpüğü gibi bir şey.
severken karşılık beklersin, kimse seni ayıplamaz. ama bu öyle bir şey ki, karşılık almanla almaman arasında bir fark yok artık. bu ben miyim suali yok. yolumu bulayım telaşı da yok.bu öyle bir şey ki, sana duyduğum şey seni aşıyor haberin yok. karşılık beklemek yüreğime haksızlık olur, bundan gayrı.
düşün ki leylasıyla arasında engel kalmayan mecnun bile 'sen leyla isen benim içimdeki kim?' diyebilmiş. şimdi tutup laf üstüne laf söylemek bana mı kalmış?
13 Ağustos 2011 Cumartesi
huzur
geri döndüm, merak eden canlarıma buradan anlatıvereyim kısacık tatilimi dedim. hani deriz ya ummadığımız dileklerimiz bir anda kabul olunca 'bilseydim başka bir şey isterdim' diye, yok hayır ben bildiğin bunu isterdim. şöyle ki;
köy mü desem kasaba mı desem -hoş nasıl ayırt edilir bilemiyorum tam- tatlı mı tatlı sakince bir yerdi.
odam tavanarasındaydı. sürekli kafamı tavana vurdum, o ayrı.
geceleri rüzgar sesiyle uyudum, sabahları hafiften üşüyerek erkenden uyandım.
en çok yaptığım şey yürümekti, temiz havaya alışık olmayan bünyem çarpılıverdi gerçi ama olacak o kadarı.
en çok yaptığım diğer bir şeyse, çay içmekti pek tabi.
sabahları bahçeden topladığımız domateslerle kahvaltı yaptım! çok güzeldi!! (evet bildiğin bunu istemiştim.) tanımadığım insanlara 'günaydın' 'kolay gelsin' diyip diyip bolca sırttım yüzlerine. küçük çocuklarla arkadaş oldum. beril vardı misal, güney vardı misal. çok tatlılardı. otostop çektim, oldukça beleşçi bir şey tavsiye ederim. çok fazla yüzdüm çok, kendimi kaybedip upuzaklara kadar. bir sürü kahkaha attım, bir de hep bağıra bağıra konuştum. ('anasını avradını buz gibiiii laaan!' diye bağırmam sahilde en çok gülücüğü toplayandı sanırsam.) yüksek sesle konuşmak bana iyi geliyor, garip evet. 101 oynamayı öğrendim. (bu cümle gideceği yeri biliyor.) bütün hafta boyunca saçlarımı en tepeden topladım, öylece dolandım. uyudum tabi en önemlisi bu, ortalama altı yedi saatle kendimi aştım. hayatımda ilk kez bir köpeği sevdim, öyle tatlı öyle yavruydu ki eşşek sıpası! sonra parmağıma kocaman bir yusufçuk kondu, hiç bile korkmadım. bağırmadım çağırmadım. aldığım ilacı günde yarıma düşürdüm. canım kadar sevdiğim bir ufaklığın bana -önüne ismimi koymadan- 'abla' diye seslenmesi her defasında içimi okşadı. kara böcüğüm benim. ve de o kadar çoook yemek yedim ki, o kadar çok yani! pişman değilim hiç de, pişkinim gayet. bronz bir tene olan manyaklığımı söylememe gerek yok, zira beni bilen biliyor değil mi? tabiki de yine çingeneler gibi karardım. sadece bunun için bile apayrı mutluyum. gözlerim deniz ve güneşin etkisi birleşince yeşile yakınsıyormuş, öyle dediler. sadece iki farklı numara çevirdim telefonumdan. biri tahmin edebileceğiniz gibi sevdiceğimdi. diğerine de birkaç sayfa yazı yazmıştım oradayken, fakat dün tuvaletin deliğine atıp üzerine sifonu çektim. sağlık olsundu. içimde bir burukluk var doyamadım sakinliğe. fakat o burukluğu büyük bir heyecana çevirecek şey de çok yakınımda. ne diyeyim; hayat bazen gerçekten güzel oluyor. benim için sağlıcakla kalın emi?
sabahları bahçeden topladığımız domateslerle kahvaltı yaptım! çok güzeldi!! (evet bildiğin bunu istemiştim.) tanımadığım insanlara 'günaydın' 'kolay gelsin' diyip diyip bolca sırttım yüzlerine. küçük çocuklarla arkadaş oldum. beril vardı misal, güney vardı misal. çok tatlılardı. otostop çektim, oldukça beleşçi bir şey tavsiye ederim. çok fazla yüzdüm çok, kendimi kaybedip upuzaklara kadar. bir sürü kahkaha attım, bir de hep bağıra bağıra konuştum. ('anasını avradını buz gibiiii laaan!' diye bağırmam sahilde en çok gülücüğü toplayandı sanırsam.) yüksek sesle konuşmak bana iyi geliyor, garip evet. 101 oynamayı öğrendim. (bu cümle gideceği yeri biliyor.) bütün hafta boyunca saçlarımı en tepeden topladım, öylece dolandım. uyudum tabi en önemlisi bu, ortalama altı yedi saatle kendimi aştım. hayatımda ilk kez bir köpeği sevdim, öyle tatlı öyle yavruydu ki eşşek sıpası! sonra parmağıma kocaman bir yusufçuk kondu, hiç bile korkmadım. bağırmadım çağırmadım. aldığım ilacı günde yarıma düşürdüm. canım kadar sevdiğim bir ufaklığın bana -önüne ismimi koymadan- 'abla' diye seslenmesi her defasında içimi okşadı. kara böcüğüm benim. ve de o kadar çoook yemek yedim ki, o kadar çok yani! pişman değilim hiç de, pişkinim gayet. bronz bir tene olan manyaklığımı söylememe gerek yok, zira beni bilen biliyor değil mi? tabiki de yine çingeneler gibi karardım. sadece bunun için bile apayrı mutluyum. gözlerim deniz ve güneşin etkisi birleşince yeşile yakınsıyormuş, öyle dediler. sadece iki farklı numara çevirdim telefonumdan. biri tahmin edebileceğiniz gibi sevdiceğimdi. diğerine de birkaç sayfa yazı yazmıştım oradayken, fakat dün tuvaletin deliğine atıp üzerine sifonu çektim. sağlık olsundu. içimde bir burukluk var doyamadım sakinliğe. fakat o burukluğu büyük bir heyecana çevirecek şey de çok yakınımda. ne diyeyim; hayat bazen gerçekten güzel oluyor. benim için sağlıcakla kalın emi?
6 Ağustos 2011 Cumartesi
sükût
ben şimdi gidiyorum ama öyle çok uzağa değil.
belki çok güzel bir tatil olur, belki sıkıcı; umrumda değil.
belki kafamı toplarım, belki daha beter dağılırım; hiç sorun değil.
meselemiz apayrı. bak yüzümdeki gülümsemeye, tezatlıklar var içinde. görebiliyor musun?
öyle önemsiz hissediyorum ki kendimi, öyle basit, öyle sıradan.
bu kötü bir şey değil, bu küçük çaplı bir aydınlanma anı diyelim. kötü olan; her aydınlanmaya böylesine dikenli yollardan varabiliyor olmak. bak üstüm başım kan içinde. görebiliyor musun?
görebiliyorum dersen, görebilene ayıp etmiş olursun.
geceleri uyuyamıyor olmamın türlü türlü sebepleri var. şimdi kapat gözlerini ve bu şarkıyı dinle.
bir günün yirmi dört saat olduğunu ispatlayacağım bize, bu şarkı eşliğinde.
3 Ağustos 2011 Çarşamba
eskinin dirilttiği bir ölüyüm
"new is always better." ??!!
yok öyle bir dünya! yeni nasıl daha iyi olabilir ki? hangi yeni eskinin sıcaklığını içinde barındırabilir ki? eskinin acı tatlı anılarını. eskinin o eşsiz tadını.
eski bambaşkadır. adı üstünde yıllanmıştır, yıllandıkça tatlanmıştır. eski elini hiç bırakmayan, seni tutup masal masal dolaştırandır. eski, kendini anlatmaya çalışmadığındır.
"neyin var?" diye sorduğunda "hiçç." desen de yutturamadığındır. gözlerinle konuşabildiğindir. ağlarken, gülerken, konuşurken çekinmediğindir.
ha belki diyeceksiniz ki, eski de bir zamanlar yeni değil miydi? tabiki yeniydi. ama o eskiler yeniyken, ben de yeniydim. eskilerle birlikte doğdum, eskilerle birlikte eskiyip var oldum.
eski dedim diye aldanmayın. onlar dünüme bugünüme nasıl işledilerse, bana yarını aynen öyle vaat ettiler.
yok öyle bir dünya! yeni nasıl daha iyi olabilir ki? hangi yeni eskinin sıcaklığını içinde barındırabilir ki? eskinin acı tatlı anılarını. eskinin o eşsiz tadını.
eski bambaşkadır. adı üstünde yıllanmıştır, yıllandıkça tatlanmıştır. eski elini hiç bırakmayan, seni tutup masal masal dolaştırandır. eski, kendini anlatmaya çalışmadığındır.
"neyin var?" diye sorduğunda "hiçç." desen de yutturamadığındır. gözlerinle konuşabildiğindir. ağlarken, gülerken, konuşurken çekinmediğindir.
ha belki diyeceksiniz ki, eski de bir zamanlar yeni değil miydi? tabiki yeniydi. ama o eskiler yeniyken, ben de yeniydim. eskilerle birlikte doğdum, eskilerle birlikte eskiyip var oldum.
eski dedim diye aldanmayın. onlar dünüme bugünüme nasıl işledilerse, bana yarını aynen öyle vaat ettiler.
yoksa bu anasını sattığımın dünyasına ne diye katlanayım bu kadar!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)