25 Aralık 2011 Pazar

çamur

amcam taş çatlasa 65 yaşındaydı, sevdiği kadını kaçırmış üç de çocuk yapmış ama bi türlü mutlu olamamıştı. son konuşmamızda her zamanki gibi gözlerinden öpüyorum diye telefonu kapamıştı. yüzü gözümden, sesi kulağımdan gitmiyor.
sabahın dokuzunda sessiz sedasız yatağında uyurken bulmuşlar, sonsuz rüyaya gözleri açılmışken. (...) merak etmediğim detaylar.

-sen şimdi ne olacaksın?
(bu soruyu her konuşmamızda en az bir kez sormasa olmaz.)
-inşaat mühendisi amca.
-başka bir şey yok muydu?
gülüyorum.
-para bunda amcaa!

o mallıkla kaldırımdaki büyük demirlerden birine çarptım, bacağım morardı, yeni hissediyorum. mezarlığa gittik, amcamı çıkarıp toprağın içine koydular. kat kat toprak attılar, attıkça attılar attıkça attılar. öfkeliydim herkese. birden bütün kalabalığı toplayıp toprağına içine sokmak geldi içimden. nasıl olsa tek tek girmeyecekler miydi onlar da? bıkmıştım. ayakta zor duruyordum, hem soğuktan hem çaresizlikten tir tir titriyordum. kadının biri başımı örtmeye çalışıyordu, anlatıyordu bir şeyler. toprak atıyorlardı hala. -artık acı yok, artık ağrı yok.- dedi şalımı saçıma dolarken. babam elinde iki tahtayla geldi sonra, ateş düştüğü yeri sarartarak yakıyordu böyle durumlarda. yüzü sapsarı. birini mezarın başına diğerini sonuna çaktı tahtaların. sonra da kalemle üzerine ismini kazıdı.


amcam doğmuş, büyümüş, şaşırmış ve ölmüştü. katıldığım bir cenaze töreninin daha sonuna gelmiştik böylece. üstelik hayat da devam ediyordu. amcam orada yalnız başına yatıyordu, ama hayat devam ediyordu işte.
ayakkabılarım çamur içinde. acaba üşüyor mudur?

19 Aralık 2011 Pazartesi

karşındaki dağılıyor diye senin güçlü olman gerekir ya hani. gözyaşını yutarsın resmen. şurana kadar gelir, ama önce o ağladı diye sana ağlama diyen olmak düşer. sana dimdik ayakta durup, yaslanılacak omuz olmak düşer. oysa o acı senin de acındır. 
lan bir kez de bırak ben dağıtayım, ben ağlayayım, bir kez de ben güçlü olmak zorunda kalmayayım lan. vayy anasını yaa.

14 Aralık 2011 Çarşamba

ahmak ritüelleri

kaybetme ivmesi yokuş aşağı artan birinin önce yüzüne gülüp, sonra elini tutmak riskli bir şeydir. sorumluluk gerektirir. o kapı kapı dolaşırken, sonunda biri onun kapısını çalmıştır çünkü. ve karşındaki tam olarak ahmaklık evresindedir, sevilmek kaynaklı sevmeye muhtaç biridir.

kaybetme ivmesi yokuş aşağı artan birinin sinsice elini bırakıp, küstahça gülümsemeye devam etmek  bu uyuşturucunun en güzel demleridir. artık elini tutmuyor olduğunuz gerçeği o ahmak tarafından görmezden gelinir. odak noktası sizin güvenilirliğiniz olsa, belki fark edecek garibim. ama kapı açılmıştır bir kere, ve gülen gözleriniz kâfidir pembe hayallere. ayrıca herkes bilir, ahmaklık meşru bir şeydir.

kaybetme ivmesi yokuş aşağı artan birine gülümsemeyi bırakıp, suratına tükürmek adeta bir şaşkınlık, bir öğrenilmiş çaresizlik evresidir. karşınızdaki çoktan 'neden hep bunu yaşıyorum neden neden?' moduna girmiştir. bu sırada siz de görevinizi layıkıyla yerine getirmiş, bu düşüşe hız kazandırmış ve en hafif tabirle söz konusu ahmağın ağzına sıçmışsınızdır. ama üzülmeyin hepimizin evrende var oluş amacı belirli permütasyonlarla diğerinin ağzına sıçmak değil midir? elbet sıra size de gelecektir. ve ne yazık ki, birinin ağzına sıçmak da oldukça meşru bir şeydir.

9 Aralık 2011 Cuma

birini birine benzetmeyi sevmiyorum ama elimde değil, ilk sesini duyduğum andan beri aklıma onu düşürüyorsun sen. senden vazgeçmek onu tekrar kaybetmek olur mu sahiden? belki tanrı bana ikinci bir şans veriyordur? olamaz mı?

aşk

aşk, beş duyu organının üzerine inşa edilmiş bir şeydir.
ama cereyan etmesi için beşinin de senkronize çalışması şart değildir.

7 Aralık 2011 Çarşamba

şair

şair dediğin
penceresine dökülen yağmur damlalarını görünce,
kalemine davranırmış.
benim içim hep yağmurlu olduğundan,
dışarıyla pek ilgilenmem.
oldu da öyle bir gaflete düştüm diyelim,
bu kez de kafiyeyi tutturamam.

ilham perisi denen sürtüğü
saçından tutup getirmesini bilirim elbet
ama zorla güzellik olmaz.
kalem denen şey
öyle herkese yakışmaz.

5 Aralık 2011 Pazartesi

kafa sesleri

sana sesleniyorum,
kalk aynanın karşısından.
bu yaptığın iş değil.
gözlerine yalnızlığını haykırmakta
zaten bildiğin bir gerçeği defalarca yüzüne vurmakta
ısrarcı davranma bu kadar.
bak mezar taşlarına,
üzerlerine yalnızlık kazılı.
ama esas sır altlarında.
yalnızlar meze olmuş
börtü böcek sofralarına.
heh işte onlardan bir farkın yok.
kendine bunu unutturma.
çaresizliğin boyunu geçince
çektiğin acıları eşsiz bellersin şimdi sen.
saçmalama.
çaresizliği kabullenmek demek
çaresizliği unutmak demektir
haklısın, eksik olma.
ama ölülerle tek ortak paydan yalnızlık değil,
aldanma.
bir şeyleri kendine yoldaş yapmakta
meziyetlisin bilirim.
sonuç belli madem
böceklerden başla
oyalanma.

hadi kalk üzerine bir şeyler al yine.
yanına bir şeyler al.
yüreğine bir şeyler al.
al da sarıp sarmala.
ama bütün şeyler ayrı yazılır,
aklından çıkarma.

29 Kasım 2011 Salı

sevmediğim huylarım ve ben, çekilmez bir ikiliyiz. bu çekilmez ikiliyi sevebilen insanlar, size ne desem az. ömürsünüz vallahi.

26 Kasım 2011 Cumartesi

leş

kronikleşmiş bir yalnızlık. ve gecenin en tenha saatleri. ne fark eder, gecenin tüm saatleri kahpe, can alıcı, kan emici. sen yanımda yoksan şayet, gecenin tüm saatleri bir cehennem ateşi. ve barutla yaklaşıyor o ateşe, zamansız hatra gelenlerin leşi. boğulmak kadehteyken güzel, karşı konulmaksızın, çekici. bir de sen bana sıkı sıkıya sarılırsan, hala umut verici. ama gecenin bu saatinde senin bana sarıldığın pek görülmemiştir sevgili. o yüzden gözlerinin düştüğü kadehlere kalıyor işkencelerimin sona erişi. ve sigara dumanları var etrafta; yardımcı, yalancı, kör edici. içimi yakanları dumanla karıştırıp atamayacağımı bile bile... neyin savaşını veriyorum bilemiyorum gerçi.

25 Kasım 2011 Cuma

piç

onca dil döktüm bana mısın demedi,
buymuş onun da işi.
aynı saatte okudu ezanı, yine sabahın beşi.
etrafımda yelkovanlar akrepler kıvranıyor,
yüreğimi kemiriyorlar.
yakalarsam öldüreceğim
o imam olacak piçi.

24 Kasım 2011 Perşembe

yabancı

bir insanın bir insana gitar çalması diye bir şey var. bir insanın bir insana şiir okuması diye bir şey var. yüzünü gördüklerinden hayır göremediysen, hiç görmediğin bir insanı sevebilirsin. yokluğunu hissedebilirsin. söyle ne kadar yabancı olabilirim sana? hayata olduğum kadar değil ya.

18 Kasım 2011 Cuma

göz teması

ben seni gördüm ya hani bugün.
gördüm de kılım kıpırdamadı,
içim sızlamadı ya hani bugün.
iki sene önceme dönmek geldi içimden.
hiçbir şey değil sadece,
bilmek isterdim evvelden.
'ağlama, geçiyormuş sahiden.'

15 Kasım 2011 Salı

kendini melek sanıyorsun ama
piyangodan payıma düşen bir şeytansın sen,
farkında değilsin.

13 Kasım 2011 Pazar

keşke

birbirinden güzel keşkelerim var, 
satıyorum yok mu alan?
cevapsız soruları yüreğini kemirmese,
daha güzel yaşamaz mı insan?

11 Kasım 2011 Cuma

temmuz 09

radyonun sesini kapamak gerekir böyle anlarda,
çünkü beklenmedik bir şarkı
yerin dibini boylamak için ivme kazandırabilir sana.

"ben sende tutuklu kaldım!"

uyuyacağım dedim ama, uyuyamam biliyorum.
şuanki sessizliğimin, senden öncekinden beter olması uyutmaz beni.
olsa olsa biraz daha arttırır,
birim zamanda dökülen gözyaşı selini.

"ne senden öncesi, ne senden sonrası..."

satırları karalıyorum.
kelimelerin kombinasyonu bile,
faydasız kalıyor karmaşamı anlatmaya.
hep uzak durduğum bir sözcüktü 'beklenti'
ama gelişinle hiç de zor olmadı benimsenmesi.

seni sevmenin tadı neden hep acı bilmem ki?

zıtlıklarla doluyum kabul ama
en büyük zıtlık sensin sanırım bana.
bir gelip bir gidiyorsun,
kapı ardına kadar açık nasılsa.

"yandım yâr közlerimi, savur savur bitmiyor..."

üzülmemek için seni silip atacak olsam,
bunu onca yıl içinde belki bin kez yapardım.
ama niyetim yok.

bak ne diyeceğim,
hiçbir şey kalmasın askıda.
eğer gitmezsen, sana güzel bir masal anlatırım?
dilediğin gibi olur her zerresi.
ya da bir şarkı söylerim?
"ben sende tutuklu kaldım!"
diye başlar ilk cümlesi...

9 Kasım 2011 Çarşamba

nefes almakla eşdeğer olmuş seni düşünmek,
ve kaçınılmaz olan, seni düşündükçe acı çekmek.

7 Kasım 2011 Pazartesi

08.09.2009

pişmanlıklar zincirimdeki en büyük halkam; sen!
hiç mi üzülmez insan, hiç mi içi acımaz?
söz konusu ben olunca mı susar vicdan çanları?
arkasına dönüp yürüdüğü yolda,
tek bir engele de mi takılmaz?
tökezlemez?

bir tek cevabı var,
bu kadar kararlı gidişinin belki de,
ben pembeleri giyerken başlamış yolculuğun desene.
meğer seninle geçirdiğim o kısacık zaman diliminde dahi yokmuşsun.
bana seni tertemiz hatırlayabileceğim
tek bir anı bile bırakmadan kaybolmuşsun.

arkaya dönmekten bahsediyorum, 
iyimserim yine.
kim bilir belki yüzünü bana hiç dönmedin bile,
yol üstündeyimdir de,
geçerken uğramışsındır hatta he?!

4 Kasım 2011 Cuma

gözlerime baktın,
gözlerine baktım.
gerektiğinde veririm hakkını evelallah.
içimi ısıttığın da oldu,
ama kasıp kavurduğun daha çok.

biz seninle mesela
bir elmanın iki yarısıyız diyebildik mi?

2 Kasım 2011 Çarşamba

ah be yüreğim!
yardımcı ol şu garip gözlerime.
senin yüz çevirdiğini
onlar da göremeyecekler elbette..

29 Ekim 2011 Cumartesi

anı

o günler anı olmak için öyle gençler ki daha.
ben onların sarhoşluğuyla
bulutları fethedecektim oysa.

25 Ekim 2011 Salı

peline peline

bir insana verebileceğim en güzel ve aynı zamanda en somut şeyin kelimelerim olduğunu düşünmüşümdür hep, çünkü kelimelerim gözlerimdeki soyutluğu doğrular nitelikte olur genellikle. ve şimdi ellerimden çıkmış bir yazının öznesi olmaktan çok daha fazlasını hak eden bir insana seslenmek istiyorum müsadenizle. peline..

isteyerek olmadı biliyorum, bir anda kendimizi birbirimizin yolunun üstünde bulduk. ama eğer bize sorsalardı ne o, ne de ben aksini isterdik. sadece keşke bu kadar ağrılı sancılı olmasaydı o yol, daha iyi olurdu derdik. başa sarsak eminim ki, 'o'nu kazandım deyip daha az acı çekerdik.

birbirimizin hayatına dahil olalı iki sene oldu, büyük kazıklar yemiş olmanın verdiği beylik laflar ediyordum oysaki. yok daha ben kimseyi böyle alamam hayatıma, yok ben bir daha güvenemem başkasına. dilin kemiği yok, keşke bütün büyük konuşmalarım böyle olsa. ama acımı acısı belleyen bir insan buldum yanımda. hem de hiç mi hiç ummadığım bir anda.

beraber yıkıldık, beraber kalktık diyordum. ama gerçekten tam da cümledeki gibi. iki senedir bütün bunalımlarımızın üst üste gelmesi, bütün toparlanmalarımızın birbirine tekabül etmesi dikkatimi çekiyordu. sonra fark ettim gerçeği, birimiz mutsuzken diğerinin iyi olmak içine sinmiyordu. ve birimizin kötü olması, diğerine kendini kötü hissetmesi için tatmin edici bir sebep gibi görünüyordu.

bir insan ne isterdi ki ilişkilerinde? güven, samimiyet, dürüstlük... ben bu temel taşların hepsini eksiksiz buldum onda. her elimi uzattığımda tuttu elimi, hatta uzatmadığımda bile. kimi zaman kimse anlamazken o anladı beni, kimi zaman hiç anlamazken bile saygı gösterebildi bana. o çetrefilli zamanların üzerime kattığı çekilmezliğe bile katlanabildi sabırla. ama her şeyden önemlisi zaman tanıyabildi bize, belki biraz korkuyla ama çok büyük bir inançla. yanılmasın kimse, sadece zaman ekmedik biz o tarlaya, acı sevinç gözyaşı güzellik de ektik beraberinde. ve dünyanın en güzel meyvelerini aldık karşılığında. dostluk aldık, sevgi aldık, emek aldık.

yüzümde ve yüreğimde gördüğüm tüm güzellikleri etrafımdaki güzel insanlara bağlıyordum hep.
şimdi rahatlıkla diyebilirim ki, ben pelinle daha da güzelleştim.

<bana bir şarkı sözünün doğruluğunu kanıtladın: 'harcına gözyaşı döktüm daha da sağlam olsun diye.'
şimdi etrafına bak, yıkık dökük olmamıza sebep insanlar nasıl da paramparçalar. ama biz tamız, biz biriz ve eskisinden çok daha sağlamız. elbet yine düşeceğiz ama sırtımızın yere değmeyeceğinden de bir o kadar eminiz.

çünkü  arkanda ben varım, çünkü arkamda sen varsın.
ve tüm kalbimle söylüyorum, iyi ki hayatımdasın!>

24 Ekim 2011 Pazartesi

hüsnü amca'ya

yârim.
yine ne demeye astın güzel yüzünü?
işittim ki banaymış dargınlığın.
yanaş da öpeyim o iki gözünü.
kendimi düşünüyorsam nâmerdim inan.
dediler, o gülmeden dağılmaz bu cihanın hüznü.
düşündüm ben de,
sonra nasıl kazanır ekmek parasını
bizim çaycı hüsnü?

23 Ekim 2011 Pazar

ayrılık

ayrılık sözcüğü çıksın diye lügâttan
aşağı bıraktım kendimi camdan.

22 Ekim 2011 Cumartesi

- kuşların şehirleri olmaz derler.
ama istanbul'un kuşları var?

+ istanbul bir şehir değil zaten,
bildiğim en vefasız yâr.

20 Ekim 2011 Perşembe

kalem

bir kurşun kaleme ismini verdim.
ve seni yaza yaza ucunu körelttim.

ya bu kalem bittiğinde seni unutacağım,
ya seni unuttuğumda bu kalemi kıracağım.

and olsun.

19 Ekim 2011 Çarşamba

kelebek

bu öylesine bir kelebek,
içi siyah beyaz, dışı rengarenk.
kanatları var diye aldanma sakın
uçmakla bir değil, senden kaçabilmek.

16 Ekim 2011 Pazar

sitem

gözden ırak olmak yetmedi mi cancağızım?
gönülden de ırak olmaya,
neden bunca merakın?

13 Ekim 2011 Perşembe

sen adına 'artık yazmamak' dersin
ben kıyamet derim
yerin yedi kat dibinden gelip,
yüzündekini içine katan,
kasıp kavuran bir felaket ya da.
sıcak değil burası, yaşamayan nerden bilebilir ki
kanını damarlardan çekercesine 
alabildiğince soğuk
benim senden gayrı da değil, 
cümlelerinden gayrı neyim var?

12 Ekim 2011 Çarşamba

makyaj

makyajdan hoşlanmıyorum, ama yine de gözlerimi boyamayı seviyorum, her gün. moralimin bozuk olduğu gecelerde o makyajı gözlerimden temizlemek istemiyorum. sabaha kadar daha çok aksın, daha çok bulansın istiyorum yüzüme. böyle olduğunda, sabah yüzümü temizlerken kendimi iyi hissediyorum. sanki yeni bir başlangıç yapmışım, sanki büyük bir dertten kurtulmuşum gibi. saçmalık işte.

fakat bugün bir şey fark ettim, bu hayatımın yönetimini elimden almış bir huyun izdüşümü adeta bende. tıpkı gözüme çektiğim sürme gibi, mecazen daha güzel hissetmek ya da görünmek için hayatıma insan alıyorum. hatta zaman zaman bozulmalar olursa, tıpkı bir sürme gibi tazeliyorum düzeltiyorum. vakit ilerledikçe o insan çirkinleşmeye başlıyor, bana verdiği zararlar düzeltilemez hale geliyor. belki mantığım sol yanıma yenik düştüğünden, belki üçüncü dördüncü şansa boyun eğmemden, onu hayatımdan çıkarmayı erteledikçe erteliyorum. oysa tam zamanında yapabilsem bunu, hem kolay olacak; hem söz konusu insan pisliğini bulaştıramamış olacak. hatta belki tam da mutlak mutluluk olacak.

hayatınızda yüzünüzdeki makyaj gibi yer edinen insanlar cilayı yüreğinize değil sadece yüzünüze çekerler. oysa insanın en güzeli hali doğal halidir, bu yüzden gerçek dostlarınızla beraberken çok daha güzelsinizdir.

kolay olan yanı ise, sizde boyadan öteye geçemeyen insanlardan temizlenmek için sadece bir parça pamuğa ihtiyacınız var.

bu sabah yeni bir başlangıç yapmış gibi, üstümden büyük bir yük kalkmış gibi; aynadaki aksime göz kırpıp yeni göz makyajımı yapmaya koyuluyorum. ama bu kez makyajı kişileştirmiyorum.

3 Ekim 2011 Pazartesi

koşturmak, melek yüzlü bir şeytan bence. sürekli koşturduğun, yoğun olduğun zamanlar daha az düşünürsün bir şeyleri. daha az uğraşırsın olaylarla, belki yorgunluğundan daha rahat dalarsın uykuya. mutlu musun mutsuz musun anlamadan geçer gider günlerin. koşuşturmak, bir çeşit uyuşturucudur bu yüzden.
ama iyi bir şey olduğunu sanırsın, düşünmüyorum üzülmüyorum dert etmiyorum sanırsın. oysa sen düşünmeyip üzülmeyince yer değiştirmez ki o dertler, hala olduğu yerde tek bir bakışını beklerler.

fakat bunalmak öyle mi? bunalmakta bir şey var. bunalmakta gerçeklik var, farkındalık var. 

çok yoğunum şu sıralar. ah bu şarkıların gözü kör olsun.

21 Eylül 2011 Çarşamba

son

sen ve ben; muhakkak, olacak iş değildi. sen ve ben; 'biz'in ya tutarsa ihtimalinin binde biriydi. sen ve ben; benim kulak tıkamalarımdan ibaretti. sen ve ben; şüphesiz hüsnü kuruntularımın en kuvvetlisiydi. sen ve ben; gerçeğe teğet bile geçemedi.

sana en son ne zaman 'canımıniçi' demiştim? çok mu geride kaldı? oysa ne içten söylemiştim.

o gece beraber uyumuştuk? hatta bu bankta beraber oturmuştuk? başımı omzuna koymuştum? yanlış mı hatırlıyorum?
burası benim en sevdiğim sokak. beraber de geçmiştik? hani elimi tutmuştun? uyduruyor muyum?
isteyince çok güzel konuşuyordun. konuşmak değildi onun adı, içimi okşuyordun. gaipten değildi o sesler, yanılıyor muyum?
benimle yaşadıklarını hatırlamıyorsun, mikroskobik bir hatıra bile değilim yakın geçmişinde. rüyanda görsen, yüzümü çıkaramazsın. belki bir yanılsamayım. çok mu abarttım? evet, bir hiç olabilirim sadece.
sen kelimelerle cümle kurmuyorsun, sen kelimelerle cinayet işliyorsun. adam öldürüyorsun. anıları öldürüyorsun. yavaş yavaş, acı çektire çektire.

hissettiğim bambaşkaydı, söylemiş miydim? ahh tabi ki söylemiştim. her fırsatta söylemiştim.
başka her fırsatta söyleyen olmuş muydu? aslında karşılık bekleyen ama hiçbir şey yapmamana da razı olan birini tanımış mıydın? peki daha önce de hiçbir şey yapmamak yerine, can yakmayı tercih etmiş miydin? daha önce de beş gün düşünüp iki kelime ikram etmiş miydin? asıl en önemlisi, daha önce de başka birine bu kadar güzel kokmuş muydun?
sen hep sevilen olursun değil mi? ben zaten kurallarına karışmadım, çok fazla çok büyük sevdim seni. 

tırtıllar nasıl ölür biliyor musun? sandığın gibi öyle beşeri falan değil, o bir tırtılı basite indirgemek olur. bir tırtıl sadece yalnız kaldığı zaman ölür. bir tırtıl sadece bir diğer tırtıl onun elini bıraktığı zaman ölür. aslına bakarsan tırtıllar kelebek olmaya hep baş kaldırmışlardır zaten. tırtıl olarak ölüp, sonsuza kadar tırtıl kalmayı yeğlemişlerdir. tırtıl olmak hakikaten zor zanaattır.

velhasıl-ı kelâm bu tırtıl çok önce öleceğini anladı. ve kırılmış kalbini bana bırakarak tarafımdan son yolculuğuna uğurlandı. 

16 Eylül 2011 Cuma

söyleyeyim dedim

katlanılması zor bir insan olmanın güzel bir yanı var. etrafında daim bulunan insanların sana olan sevgisinden gerçekten eminsin. sana rağmen seninle birlikteler yani. bu cümleyi böyle düzgün bir şekilde değil de (belki hala düzgün değildir.) çat pat bir şekilde dile getirdim ve yanımdakilere de mantıklı geldi.
 'yo hayır değilsin.' gibisinden bir cevap umduğumdan değil. kaldı ki bu yazıyı okuma ihtimali olan insanların da bana 'yo hayır değilsin.' demeyeceğinden eminim. (burada gülen surat var.) yazıya niye böyle başladım bilmiyorum. ama 'nasıl başlasam bilemiyorum.' dan iyidir diye düşünüyorum?

bugün hayatıma girmesiyle çıkması tez olan bir arkadaşımla ufaktan bir veda konuşması yaptık. 'beni unutma emi?' dedim. tereddüt etmeden 'asla' dedi. unutmayacağına inanmadım aslında ama 'asla' demesindeki saflığa ve temizliğe inandım okurken. geçmişimiz (!) film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. kısa zamanda yanımda yer edinmesi, güvenimi kazanması, yeni ortamdaki karmaşıklıktan arkadaş olma çabasından beni kurtarması, beşyüzes maceraları, öylebirgeçerzamanki izleme seansları... (bir erkek neden büyük bir ciddiyetle öylebirgeçerzamanki izler ki?) ben bunları düşünüp gülümserken bir mesaj daha geldi. 'keşke böyle olmasaydı.' dedi. 'dün dünle beraber gitti cancağızım.' diye cevap verdim ama aslen ben de 'keşke' dedim içimden. kısa çaplı bu hüznümü de bilin istedim.

13 Eylül 2011 Salı

sevi


ben çok seviyorum sevince. o insanın hayatımdaki konumu umrumda olmuyor, siz ister ona anne deyin, ister abi, ister sevgili, ister yoldan geçen biri. ilgilenmiyorum. ben sevdiğim insanı kalıplardan kurtarıyorum. ben seviyorsam hakkını vererek seviyorumdur, acı çekiyorsam hakkını vererek çekiyorumdur. yoğun yoğun yaşıyorumdur. ben sevdiğim insanı 'keşke onu doğuran ben olsaydım.' diyebilecek kadar çok seviyorumdur. bölmeyin sevgiyi, parçalamayın sevgiyi. yazık etmeyin ona emi?

"aşktır aralarındaki. zamanın, mekânın ve cinsiyetin sınırlarını çoktan aşmış, bu aşkınlıkla
âşkın kaynağına dayanmış, küstah nazarlarca kavranması mümkün olmayan bir âşk.
anlamayanlar da anlayışsızlıklarında mazur, nereden anlasınlar ki?"

5 Eylül 2011 Pazartesi

meyyal-i inhidâm

gün batımı. balkondayız, manzaraya gerek yok. benim manzaram sensin. bağdaş kurmuşum ben, sen bacaklarını uzatmışsın. üzerinde siyah bir tişört, siyah sana çok yakışıyor. ve beyaz da ve mavi de ve kırmızı da.. ama siyah bir başka. 
uzaklara bakıyoruz, halbuki uzaklarda binadan başka bir şey yok. ama biz o binaları görmüyoruz tabiki görmek istediğimizle meşgulüz. yüzünde hafif bir tebessüm var, her zamankinden farklı değil. dudağının sağ kısmı biraz daha yukarıda, sanki gamzene işaret ediyor kıvrımı. birer sigara yakıyoruz, hala bırakamamış olmanın mahçupluğuyla. dumanı içimize çekerken umut, dışarı üflerken öfke doluyoruz. ama anlayışlı bir öfke, farklı bir öfke işte. 'neyse ki yanımda sen varsın.'ın türevleyebildiği bir öfke.

uzun uzun konuşuyoruz, sonra uzun uzun susuyoruz. diyalog değil, monolog bunlar. seninle konuşurken kendimi unutuyorum. seninle konuşurken kendimi buluyorum. sende en çok neyi seviyorum biliyor musun? farkındalığı. ikimiz de farkındayız, varoluşun saçmalığının. anlamsızlığının. dayanılmazlığının. beraber büyüdüğümüzden belki de, birbirimizi kandıramıyoruz. birbirimizi mutlu olmaya zorlamıyoruz. dayatmıyoruz. hüznüm sana akıyor, sıkıca kavradığım elinden. kızmıyorsun asla, şikayet etmiyorsun. 'hüzün sana yakışıyor.' diyorsun, 'en az gülmek kadar.'

konudan konuya atlıyoruz, 'bence marx, marksist değildi.' diyorum, 'isa da hristiyan değildi ona bakarsan.' diye cevaplıyorsun. saatler süren konuşmalarımızı, susuşlarımızı bir süre sonra noktalıyoruz. yorulduğumuzdan değil, konuşma sırası tenlerimize geldiğinden sadece. beni alıp dizlerine yatıyorsun, saçlarımı seviyorsun. saçlarımdaki beyazların artık siyahlardan fazla olduğunu fark ediyorsun. gülümsüyorsun. 'üşümüşsün, içeri girelim.' diyorsun. koynunda uyuyorum bütün gece. uyumak, yanındayken basit ve huzur verici bir eyleme dönüşüyor her seferinde.

hava aydınlanıyor yavaş yavaş. o hiç sevmediğimiz ayrılış anları geliyor, o kaçınılmaz sabahlar. yüzüm asılıyor, anlıyorsun hemen, dudaklarıma bir öpücük konduruyorsun. bir şeyciğim kalmıyor.
geç kaldığımı fark ediyorum. ardından çıkıyorum evden, okulun yolunu tutuyorum. bir günümüzün daha anı olmasının burukluğu var içimde. dalgın dalgın yürüyorum. -annen değilim, eşin değilim, kız kardeşin değilim. evet hiçbiri değilim, ama senin hayatının kadını benim. biliyorum.-  tüm bunları düşünürken bir kız çocuğunun sesiyle kendime geliyorum.

4 Eylül 2011 Pazar

pupa

bu bir paradoks olacak belki ama benim artık yazacak bir şeyim kalmadı.yazabilen insanın umudu vardır. yazabilen insan hala biraz mutludur, buna inanabilirsin.

'-yapma!
-sana ne oldu? sensiz yaşayamam.
-yaşarsın. herkes herkessiz yaşayabilir. birbirimizi boşluğa sürüklüyoruz, öldürüyoruz.
-birlikte ölelim!
-ne farkı var. istersen bahçeye bir çukur kazıp, ikimizi gömsünler.
-gömsünler, isterim.
-gömmesinler. gel otur, getirdiğin konyaktan içelim. sevdiğin kenti anlat...'

tezer özlü ne güzel kadın. beni yanına almasını istiyorum. ve seni ne denli seviyorum. seni yürekten seviyorum.

3 Eylül 2011 Cumartesi

hayalet


-seni seviyorum. bunun nesi garip? kulaklarımı sıkıca kapadığımdan emin olabilirsin. tabii ki içten içe senden dünyamı değiştirmeni bekliyorum. bu isteği bastırabilirim sorun değil, ama sana olan sevgimi bastıramam. bütün mesele bundan ibaret. 

sevginin çeşidi olmaz, gerçekten olmaz. -benim olan her şey senin, her şey. her şeyden çok, benim olan tek şey ben olduğumdan büyük bir kabullenişle seninim. senden sakladığım hiçbir şey yok, senin dışında.-

bazen bilmek istiyorum, bütün gereksiz şeyleri. belki bütün savaşları, belki bütün tıp terimlerini ya da ne bileyim sürüngen çeşitlerini. bazense her şeyi unutmak istiyorum, dünyanın hem güneşin etrafında hem kendi etrafında döndüğünü, bir günün yirmidört saat olduğunu, isim tamlamalarının çeşitlerini.  -beni seninle kimsenin olmadığı ıssız bir yere koymasınlar. beni milyonlarca insanın arasına bıraksınlar, ben seni arayıp bulayım. ben yine de sana koşayım.-

belki söylediklerim mantık dışı, ama beni neyle yargılayacaksınız? birazdan sabah ezanı okunur, birazdan gözlerimden yaşlar dökülür. her gece ölüyorum, her sabah diriliyorum. gün içinde de ölmelerim olmuyor değil. ama beni ne ile yargılayacaksınız?

ona dokunuyorum diye mi kızıyorsunuz? sarılıyorum diye mi, okşuyorum diye mi? aramızdaki fark bu, siz baktığınızda iki kişi görüyorsunuz, oysa ben ona baktığımda kendimi görüyorum.  -kendimi senden ayırt edemiyorum.-

-seni seviyorum ve sevginin çeşidi yok. sahiden yok. peki ya sen beni ne ile yargılayacaksın?-

"öylesi dostluklar vardır. o dostla konuşmak, o dostla yolda yürümek, bir lokantada yemek yemek, o dostla yatmak. o dosttan gizlenecek, o dosttan saklanacak, o dostla paylaşılmayacak hiçbir olgu yoktur. ne bir cinsel boşalma, ne de cinsel organ. hayalet bu dostlardandır."

24 Ağustos 2011 Çarşamba

ürperti

dertleşmeye insan bulamadım, derince bir iç çektim. odamın camını açtım, karşımda istanbul silüetini görebilsem bir nebze rahatlardım. aradım bulamadım. o da kaybolmuş bu gece. insan dediğin hep yalnız değil mi? karanlığa doğru çakmağımı çaktım. benim sadık yârim de sigaramın ateşi oluversin bundan böyle. gözlerini kapama sana ihtiyacım var.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

bir saniye

anlatırım ama bana karışmamalısın. neyse ki yazdıklarımı üzerine almayacak kadar aptalsın. ilk gördüğümde sıradanın ötesine geçemeyen yüzün, artık bana insanüstü bir güzellikte görünüyor. gözlerin mesela, ya da dudakların, ya da tek birine odaklandığım gamzen mesela. biblo gibi resmen. seni alıp götürüp televizyonun üstüne koyasım var. sıkıldıkça bakarım, ne var? neyse işte. çok sevmek tuhaf bir şey. ben yakın geçmiş zamana kadar bu evredeydim tam da. 'çok sevmek'. öyle ki ağzından çıkacak tek bir sözcük yetip artardı beni dağıtmaya. insanın içine ağır geliyor 'çok sevmek', kasıyorsun kasıyorsun da bir yerden sonra taşıyamıyorsun. bırakıyorsun kendini, içten bir 'amaaan' diyorsun. sonra o sevgi ellerine, gözlerine, sözcüklerine yansıyor. dokunmak istiyorsun, görmek istiyorsun. böyle alıp yüreğinin taa içine sokmak istiyorsun. beş duyu organının da sınırlarını zorluyorsun, ille de sevgimi anlatacağım diye yanıp tutuşuyorsun. mantığın gerçekleri gözüne gözüne sokuyor, ama bir bakıyorsun ki kör olmuşsun. içinden bir ses sana 'yüzsüzsün kızım!' diye bağırıyor ama sen çoktan sağır olmuşsun. öyle işte. şimdi bakıyorum, bugün yani, öyle oturduğum yerden. geçmiş o 'çok sevmek' evresi benden. artık gözlerinde sıcaklık göremesem de olur. artık elini sıkıca tutan elimi sıkıca kavramasan da olur. gerçekten incinmelerimi trip yerine koyup geçsen de olur. hatta bak mesela yanımda başkalarına sarılıp bana sade 'naber' desen de olur. üzülmem, takılmam, aldırış etmem. ben sana seni sevdiğimi söyleyeyim, sen teşekkür et sonra. kırılmam, alınmam, hiç üstünde durmam inan daha da. kim nasıl tanımlar bilmiyorum. ama ben bunun adına sözlüğümde ne dendiğini çok iyi biliyorum. böyle sabun köpüğü gibi bir şey. severken karşılık beklersin, kimse seni ayıplamaz. ama bu öyle bir şey ki, karşılık almanla almaman arasında bir fark yok artık. bu ben miyim suali yok. yolumu bulayım telaşı da yok.bu öyle bir şey ki, sana duyduğum şey seni aşıyor haberin yok. karşılık beklemek yüreğime haksızlık olur, bundan gayrı. düşün ki leylasıyla arasında engel kalmayan mecnun bile 'sen leyla isen benim içimdeki kim?' diyebilmiş. şimdi tutup laf üstüne laf söylemek bana mı kalmış?

13 Ağustos 2011 Cumartesi

huzur

geri döndüm, merak eden canlarıma buradan anlatıvereyim kısacık tatilimi dedim. hani deriz ya ummadığımız dileklerimiz bir anda kabul olunca 'bilseydim başka bir şey isterdim' diye, yok hayır ben bildiğin bunu isterdim. şöyle ki; köy mü desem kasaba mı desem -hoş nasıl ayırt edilir bilemiyorum tam- tatlı mı tatlı sakince bir yerdi. odam tavanarasındaydı. sürekli kafamı tavana vurdum, o ayrı. geceleri rüzgar sesiyle uyudum, sabahları hafiften üşüyerek erkenden uyandım. en çok yaptığım şey yürümekti, temiz havaya alışık olmayan bünyem çarpılıverdi gerçi ama olacak o kadarı. en çok yaptığım diğer bir şeyse, çay içmekti pek tabi.
sabahları bahçeden topladığımız domateslerle kahvaltı yaptım! çok güzeldi!! (evet bildiğin bunu istemiştim.) tanımadığım insanlara 'günaydın' 'kolay gelsin' diyip diyip bolca sırttım yüzlerine. küçük çocuklarla arkadaş oldum. beril vardı misal, güney vardı misal. çok tatlılardı. otostop çektim, oldukça beleşçi bir şey tavsiye ederim. çok fazla yüzdüm çok, kendimi kaybedip upuzaklara kadar. bir sürü kahkaha attım, bir de hep bağıra bağıra konuştum. ('anasını avradını buz gibiiii laaan!' diye bağırmam sahilde en çok gülücüğü toplayandı sanırsam.) yüksek sesle konuşmak bana iyi geliyor, garip evet. 101 oynamayı öğrendim. (bu cümle gideceği yeri biliyor.) bütün hafta boyunca saçlarımı en tepeden topladım, öylece dolandım. uyudum tabi en önemlisi bu, ortalama altı yedi saatle kendimi aştım. hayatımda ilk kez bir köpeği sevdim, öyle tatlı öyle yavruydu ki eşşek sıpası! sonra parmağıma kocaman bir yusufçuk kondu, hiç bile korkmadım. bağırmadım çağırmadım. aldığım ilacı günde yarıma düşürdüm. canım kadar sevdiğim bir ufaklığın bana -önüne ismimi koymadan- 'abla' diye seslenmesi her defasında içimi okşadı. kara böcüğüm benim. ve de o kadar çoook yemek yedim ki, o kadar çok yani! pişman değilim hiç de, pişkinim gayet. bronz bir tene olan manyaklığımı söylememe gerek yok, zira beni bilen biliyor değil mi? tabiki de yine çingeneler gibi karardım. sadece bunun için bile apayrı mutluyum. gözlerim deniz ve güneşin etkisi birleşince yeşile yakınsıyormuş, öyle dediler. sadece iki farklı numara çevirdim telefonumdan. biri tahmin edebileceğiniz gibi sevdiceğimdi. diğerine de birkaç sayfa yazı yazmıştım oradayken, fakat dün tuvaletin deliğine atıp üzerine sifonu çektim. sağlık olsundu. içimde bir burukluk var doyamadım sakinliğe. fakat o burukluğu büyük bir heyecana çevirecek şey de çok yakınımda. ne diyeyim; hayat bazen gerçekten güzel oluyor. benim için sağlıcakla kalın emi?

6 Ağustos 2011 Cumartesi

sükût

ben şimdi gidiyorum ama öyle çok uzağa değil. belki çok güzel bir tatil olur, belki sıkıcı; umrumda değil. belki kafamı toplarım, belki daha beter dağılırım; hiç sorun değil. meselemiz apayrı. bak yüzümdeki gülümsemeye, tezatlıklar var içinde. görebiliyor musun? öyle önemsiz hissediyorum ki kendimi, öyle basit, öyle sıradan. bu kötü bir şey değil, bu küçük çaplı bir aydınlanma anı diyelim. kötü olan; her aydınlanmaya böylesine dikenli yollardan varabiliyor olmak. bak üstüm başım kan içinde. görebiliyor musun? görebiliyorum dersen, görebilene ayıp etmiş olursun. geceleri uyuyamıyor olmamın türlü türlü sebepleri var. şimdi kapat gözlerini ve bu şarkıyı dinle. bir günün yirmi dört saat olduğunu ispatlayacağım bize, bu şarkı eşliğinde.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

eskinin dirilttiği bir ölüyüm

"new is always better." ??!!
yok öyle bir dünya! yeni nasıl daha iyi olabilir ki? hangi yeni eskinin sıcaklığını içinde barındırabilir ki? eskinin acı tatlı anılarını. eskinin o eşsiz tadını.
eski bambaşkadır. adı üstünde yıllanmıştır, yıllandıkça tatlanmıştır. eski elini hiç bırakmayan, seni tutup masal masal dolaştırandır. eski, kendini anlatmaya çalışmadığındır.
"neyin var?" diye sorduğunda "hiçç." desen de yutturamadığındır. gözlerinle konuşabildiğindir. ağlarken, gülerken, konuşurken çekinmediğindir.
ha belki diyeceksiniz ki, eski de bir zamanlar yeni değil miydi? tabiki yeniydi. ama o eskiler yeniyken, ben de yeniydim. eskilerle birlikte doğdum, eskilerle birlikte eskiyip var oldum.
eski dedim diye aldanmayın. onlar dünüme bugünüme nasıl işledilerse, bana yarını aynen öyle vaat ettiler. 

yoksa bu anasını sattığımın dünyasına ne diye katlanayım bu kadar!

30 Temmuz 2011 Cumartesi

 -bir kimsenin duvarlarını yıkıyorsan, ona yeni bir yaşam alanı yaratmalısın.-

sen çok uğraştın biliyorum ama sanırım yarattığın yaşam alanı benim nankörlüğüme yenik düştü. şimdi de ben çırpınıyorum, bir bardak suda yaşamaya çalışan balık misali.

mutsuzum diyemem, bak işte o ayıp olur. 

25 Temmuz 2011 Pazartesi

sel

ağlamana sebep olan insanların kaçı sen ağladığın zaman elini tutacak kadar yüreklidir? kimse kendi sıçtığı boku kendi temizleme zahmetinde bulunmaz kaba tabirle. bütün bu kirlilik de bundan sebep zaten.
ama daha vahim bi sorunumuz var;
ya sen; ağladığın zaman yanında olan insanı, ağlamana neden olan insandan daha üste koyabilecek kadar yürekli misin peki? bi düşün bakalım. kabahatin tümü olmasa da büyük bir kısmı senin cancağızım. ama kendi düşen ağlamaz demem sana, diyemem. esas kendi düşen ağlamalı, hem de bağıra çağıra. kendi kendini ayakta tutmayı bile beceremediği için.
esas kendi düşen ağlamalı ve ağlamasına sebep olduğu için de kendi eline sıkıca sarılmalı. ağlayınca avucunda sadece kendi elini bulduğundan, belki de kendini tüm herkesten ön plana koymalı.

24 Temmuz 2011 Pazar

çemberin dışında

insanlar acı çekerken göz önünde olmanızı istemezler fark ettiniz mi? oturup sizinle ağlayandan çok sizi güldürmeye çalışanı bulursunuz hep etrafınızda. doğru olanın yahut iyi olanın gülmek olduğuna karar verilmiş bir kez.
duygular bazından ele alırsak olayı, ne farkı var acının sevinçten? yahut eylemler bazında, ne farkı var gülmenin ağlamaktan? biri negatif biri pozitif diyeceksiniz belki. iyi de kim sokmuş bunu beynimize tam da bu şekilde? pozitifi negatifi kim ayırmış sahi? ayırmış da önümüze sunmuş. ohh mis ayırdım al tadını çıkar, sorgulama sakın
demiş.
"iki kere iki eşittir beş diyerek matematiği tekrar yazabilirsiniz çocuklar. kimse size bişey diyemez."
diyen sevgili hocamdan yola çıkarak, bikaç dakikanızı istiyorum. yolda yürürken ağlayan bir insana değil de, kahkahalar atan birine neyin var diye sorduğunuzu düşünün mesela. böyle böyle tüm değerleri yeniden kurarız kimse de bize bi'şey diyemez a dostlar. ama kim uğraşacak şimdi değil mi? benim de uğraşasım yok, sadece biraz anlayış istiyorum.
insanlar acı çekerken göz önünde olmanızı gerçekten istemezler. pılını pırtını topla git başka bi yerde acını çek derler.

insanlar acıdan ölürcesine kaçarlar. ağlamak istediğimiz zaman belki bundan yorganın altına sokarız kendimizi. acıdan kaçıp kaçıp en sonunda yorganın altına saklanıp, ona tam da orada yakalanırız çünkü.

oysa doğada her şey karşıtıyla varolmuş. doğum-ölüm, siyah-beyaz, gece-gündüz. lütfen acı çeken insanlara bu dünyadan değillermiş gibi bakmayın ama lütfen. hatrım için yani.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

bi daha sizinle görüşmek istemiyorum sevgili bok bey. ve verdiğiniz şu hayata tahammül hapları.
bilemiyorum duygularımı aldırmak istemiyorum ki ben. hem bunun için genç sayılmaz mıyım? problemi beni uyuşturarak mı çözeceksiniz? yalnızca ertelemek değil mi bu? saçmalık. beni korkularımın gereksiz, yersiz, aptalca olduğuna inandırabilseydiniz keşke.
aynı korkular hepinizin derinliklerinde bir yerde değil mi? karanlık odanızı açmak mı istemediniz? anlarım. o zaman başkalarının karanlık odalarına da saldırmayın.
o küçük hapların da, sizin de canınız cehenneme.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

istanbul

yeniden istanbuldayım.
dönüş yolunda haddinden fazla geri geri gitti bu kez ayaklarım.
benim biricik sevgilim.
dünyaya gözümü açtığım o sıcacık kucak.
ağladığım zaman dalgalarıyla göz yaşlarımı saklayan,
her düştüğümde başka bir güzelliğiyle ellerimi kavrayan,
benim kadar yalnız, benim kadar kalabalık,
benim kadar ne yapacağını şaşırmış,
aynı anda çok şey anlatan fakat aslında hiçbir şey anlatmayan
tüm herkesten vefalı sevgilim.

her zamankinden daha çok yorgunsun biliyorum,
ve gittikçe daha da çok yorulacaksın seziyorum.
eğer herkes çarçabuk sevebilseydi seni, 
bu kadar büyük bir aşk olamazdı aramızdaki, 
anlıyorsun değil mi?

senden gitmeyi düşünüyorum, 
bir yanım rahatsız, bir yanım sızım sızım sızlıyor. 
salt aklımdan geçmesi bile sana ihanetmiş gibi geliyor bana.
senden gitmek ha? sana eş değer başka bi el mi var ki cihanda?

kaçtığım sen değilsin, kaçtığım ben de değilim. 
kaçtığım bambaşka şeyler var.

senden dışarı tek bir adım atarsam, bil ki yanı başımdasındır. 
ikimiz bir başka şehre uyum sağlamaya çalışıyoruzdur el ele.
ben senden gayrı olamam.